Başlığım hafiften “Game of Thrones” çağrışımı
yapsa da yeni keşfim bir roman değil. Yazar, öğretim üyesi Matthew Beaumont’un
son kitabı Nightwalking: A Nocturnal
History of London” son zamanlarda konusuyla beni heyecanlandıran kurmaca-dışı çalışmalardan biri. Londra’yı
gece keşfetmeyi seven şairler, yazarlar, düşünürlerle ilgili kapsamlı bir
araştırma yapan Beaumont, hem bu ünlü isimlerin sırlarını paylaşmış
bizimle hem de 14. yüzyıldan Sanayi Devrimi’ne kadar yarım asır boyunca Londra’daki
toplumsal değişimin izlerini sokaklarda aramış, şehrin alternatif tarihini yazmış.
----
“Şehirler, kediler gibidir, kendilerini
gece ele verirler” demiş şair Rupert Brooke. Güneş battıktan sonra bambaşka bir
kimliğe bürünen şehirlerin özellikle de büyük şehirlerin sırları da gece
görünür çoğu kez. Hatta tuhaf bir çekiciliği vardır karanlığın.
University College London’da İngiliz
Dili Bölümü’nde uzman eğitmen olarak görev yapan Beaumont da işte bu çekiciliğe
kapılıp hava kararınca kendini sokağa vuran Londralı yazarları takip etmiş uzun
bir süre. Kitapta kimler yok ki: İngiliz edebiyatının babası Geoffrey Chaucer’a kadar uzanan – ki bu 14.yüzyılın
ikinci yarısı oluyor - anlatıda Shakespeare’i de bulabilirsiniz, William Blake’i
de. Birden karşınıza Thomas de Quincey de çıkarsa şaşırmayın ama tabiî kitabın
yıldızı, iflah olmaz uykusuz “gece yürüyenlerin şahı” Charles Dickens…
Bu huzursuz ruhlar, bazen uykuyu yakalamak,
bazen yeni bir konu arayışıyla, çoğu kez de kendilerini bulmak için
arşınlamışlar Londra sokaklarını ve “gece yürüyenler”in her biri, şehrin unutulmuş
ya da göz ardı edilmiş gerçeklerini en cüretkar şekilde açığa çıkaran rehberler
olmuş. Her bir yürüyüşle şehir, toplumda görülen derin ayrılıkların sürekli mücadele
ettiği bir sahne olarak çıkıyor karşınıza: İşle zevki buluşturan da sokak olmuş, varlıklıyla
çaresizi karşılaştıran da.
BBC radyodaki röportajında gece yürüyen
birinin daha önce hiç fark etmediği ayrıntıları yakalayabildiğine dikkat çeken
Beaumont, metinlere yansıyan ortak konunun şehrin yoksul ve çaresizleri olduğunu, gece karanlığında
bu insanların topluma dair bize bambaşka şeyler söylediğini anlatıyor. Şehrin gece cinsiyet ayrımını, sınıf
kutuplaşmasını da gözler önüne serdiğini söyleyen yazar, “Özellikle gece
hayatının yavaş yavaş başladığı 18. yüzyılda, sosyal farklılıklar bu ölü
saatlerde çok net görülüyordu” diyor: "Kumardan ya da balodan dönen
aristokratlar 24 saat yaşamın başladığı sokaklarda yoksullarla, fahişelerle bu
sokaklarda karşılaşıyordu. Onlar sabaha
karşı yataklarına girerken, işçiler fabrikada çalışmak için sokağa çıkıyordu. İki
sınıfın ilk karşılaşması bu saatlerde oluyordu."
Kitaptaki yazarların hepsi şahane
isimler olduğu için, sadece sosyolojik gözlemler değil, onlarla ilgili ufak
dedikodular da itiraf etmeliyim ki, çok çekici. Dickens’ın kapıyı çekip gitmesi
karısından uzak kalmak içinmiş meğer. Boşanma arifesinde araları bozukken
başını dinlemek için uzun yürüyüşlere çıkarmış Dickens. Sonrasını biliyoruz
zaten: İki Şehrin Hikayesi ya da Büyük Umutlar olabilir mesela. Kitabı okurken,
karakter ustası bu ünlü gözlemcinin sokaktan nasıl beslendiğini de görüyorsunuz.
William Blake’in şehrin kalbindeki karanlığı nasıl dile getirdiğini ya da afyon
bağımlısı de Quincey’in kendini kaybedişlerini daha iyi anlıyorsunuz.
Kitap Türkçe’ye çevrilir mi bilmem ama
benzer bir çalışma keşke bizim edebiyat dünyamızda da yapılsa. Kim bilir neler
çıkar İstanbul sokaklarından…
Yazarla röportajı dinlemek için: http://www.historyextra.com/podcast/victorians/amazing-inventions-and-london-after-dark?utm_source=feedburner&utm_medium=feed&utm_campaign=Feed%3A+HistoryExtraPodcast+%28History+Extra+podcast%29&utm_content=FeedBurner


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder